RÖPORTAJ: RAZİYE ERDEN YILDIRIM
Cam kemik hastası…
Kemikleri kırılgan ama kalbi demir gibi.
Bunu kendi de söylüyor zaten.
Adı Zeynep Erensayın.
Pozitif, güler yüzlü.
Hayata tutunmayı bilen kadınlardan.
“İmtihan” diyor yaşadıklarına.
Ve altını özellikle çiziyor:
“Asla halimden şikâyetçi değilim.”
Annesi onu gözü gibi büyütmüş.
Yıllarca yüreği ağzında yaşamış.
Çünkü doktorlar yalnızca 15-20 yıl ömür biçmiş.
Ama hayat…Hep bildiğini okur ya.
Burada da öyle olmuş.
Zeynep eve kapanmamış.
Kendini insanlardan saklamamış.
Tam tersine…
Sokakta olmuş.
Okulda olmuş.
Hayatın tam ortasında durmuş.
Şimdi mi?
Üçüncü üniversitesini okuyor.
Bir de anne. Oğlundan bahsederken gözlerinin içi parlıyor.
Sesinin rengi, sevecenliği cümlelerine yansıyor.
Mücadeleyle geçmiş yıllar…
Devam eden bir yolculuk.
Kemikleri belki kırılgan ama ruhu çelik Zeynep’in hikâyesini dinlemek için buluştuk. O anlattı, benim de kulağımın arkasında kalem vardı, not tuttum.
Öncelikle sizi tanıyalım…
Zeynep Erensayın, 1985 doğumluyum. Diyarbakır'da doğdum, büyüdüm. Okula hiç gitmedim. Ama 1’inci sınıftan liseye kadar açık öğretimden okulu bitirdim. Üniversite sınavına girdim. İlk girdiğimde hemşirelik bölümünü kazanmıştım. Puanım ona yetmişti ama cam kemik hastası olarak doğduğum için ailem zorluk yaşayacağım düşüncesiyle "Açık öğretime gidersen daha iyi olur." dedi. Ben de ilahiyat bölümüne yazıldım. Okudum, bitirdim. Daha sonra Adalet bölümünü 2. üniversite olarak okudum. Şimdi de 3. üniversite olarak Sosyal Hizmetler okuyorum. 10 yıl önce evlenip Mersin’e yerleştim.
Cam kemik hastalıyım dediniz… Nedir bu hastalık anlatır mısınız?
Doktorlar, cam kemik hastalığının dünyada herkeste bulunmayan ender bir hastalık olduğunu söyledi.
Ailen sende ne zaman fark etti?
Ben 3 aylık bebekken annem bunu fark ediyor. Kıyafetlerimi değiştirirken kolumun yamulduğunu görüyor. Sonra kırıldığını görünce önce babama söylüyor, daha sonra anneanneme, babaanneme söylüyor. Korkuyor. "Ben herhalde ilk çocuk olduğu için beceremedim, kolunu kırdım” diye telaş yapıyor. Hastaneye gidiyorlar. Doktor muayeneden sonra; "Ender bulunan bir hastalık. Çok hassas, dikkat etmeniz gerek. Hatta mümkünse yataktan hiç çıkarmayın. Kucaklamayın bu çocuğu. Tedavisi, ilacı yok. Kemikler ince, dokusu çok hassas” demişler. O zamanın imkânları zaten kısıtlı ve bu hastalık da sinsi.
Annem bana 20 yaşıma kadar baktı. 20 yaşımda biraz toparlanmaya başlamışken bu sefer her iki bacağımı da ampute olarak aldılar. Benim için psikolojik çöküş olarak görünse de hayata daha çok bağlandım.
Peki, aileniz bu süreci nasıl anlattı size? Annenin yaşadığı zorluklar neydi?
Annem zaten ilk başta çok fazla zorluk çeken bir anneydi. Yanı sıra kardeşlerimle sorunlar yaşıyordu. İşte onlar evin içinde koşuşturmasınlar, bana çarpmasınlar, elimden bir şey çekiştirmesinler diye çok dikkat ederdi.
Bu dengeyi sağlamak çok zor hepiniz çocuksunuz…
Evet, o denge çok zordu annem için. Bunun farkındaydım. Hatta misafirimiz gelmişti bir gün. Hiç o anı unutmam. Acı bir anıydı. Elimde barbie bebek vardı. Misafirin çocuğu elimden çekiştirince, ‘tak’ diye ses geldi, kolum kırıldı. Annem çığlık attı. Çünkü benim canım acıyorken onun da acıyordu, farkındaydım. Alçıyı aldılar, yıllarımı hep alçılar içinde, hastanelerde geçirdim. Anneme yıllarca demişler ki;‘en fazla 15-20 yıl yaşar, sonra da vefat eder. Bu tür hasta insanlar uzun yaşamaz.’ Annem hem canım acımasın diye direnirken bir de her an öleceğim diye nefesimi kontrol etmiş.
Aynı zamanda iki kitap yazmışsınız…
Evet, ilk kitabımın adı “Çelikten Kalbim Var.” Bu isim aslında beni çok net anlatıyor. Vücudum cam gibi; kırılgan, hassas… Ama kalbim çelikten. Çok güçlü. Güçlü bir karakter, güçlü bir kalp ve güçlü bir inanç… Hepsi birleştiğinde insanın ruhu da güçlü oluyor. Kalbin gücü, inançla birleşince zaten insanın bütün yaşamına yansıyor.
İkinci kitabımın adı “Hayat Bana Hazine.” Bunun da çok özel bir anlamı var. Doğduğumdan beri zorluklarla yaşıyorum; hâlâ da yaşıyorum. Ama Allah’ın bana öğrettiği bir şey var: Zorlukları kolaylaştır. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Zorlukların içinde bile hayatın bir hazine olduğunu düşünüyorum. Hayat güzel… Evet, gerçekten güzel. Nefes alabiliyorsak, birilerini gülümsetebiliyorsak, biz de gülümseyebiliyorsak; tüm zorluklara rağmen…Bugün bir oğlum varsa, o bana gülümseyebiliyorsa, ben onu güldürebiliyorsam; küçücük bir bebeği hayata hazırlayabiliyorsam, işte o zaman hayat benim için hazinedir.
Kitaplarınız şu anda bulunabiliyor mu?
Aslında her iki kitabımın da baskısı tükendi. Bu kitapları evlenmeden önce yazmıştım. Evlendikten sonra üçüncü kitabımı yazmaya başladım ama henüz tamamlayamadım. Yarıda kaldı diyebilirim. İnşallah bu yıl bitirmeyi düşünüyorum.
Resimle de ilgileniyorsunuz…
Önce evde yapmaya başladım resimlerimi. Daha sonra da Türk Eğitim Gönüllü Vakfı gelip bana destek oldu. Valilikle birlikte bir proje hazırladık ve ilk resim sergimi 2004 yılında açtık. 40 tane resim sergileyerek. İstanbul’da üç kez sergi açtım; Şile’de, Ümraniye’de ve Küçükçekmece başta olmak üzere birçok belediye beni davet etti. Antalya’da Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde sergi açtık.
Ayrıca Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sergim oldu. ‘Engelsiz Fırçalar’ kapsamında katıldım. Sonrasında Diyarbakır,Batman, Mersin ve Balıkesir Ayvalık’ta sergiler açtım. Ayvalık’taki sergimin ardından Gömeç Belediyesi de davet etti. Yani şehir şehir gezdim diyebilirim. Bunlara ek olarak iki kez de umreye gittim.
Eşinizle nasıl tanıştınız? Bir oğlunuz var. Bu kadar hassas kemik yapınız varken nasıl çocuk sahibi oldunuz? Okuyucularımız ile paylaşmak ister misiniz?
28-29 yaşlarındaydım. Okulu falan bitirmiştim, çalışmaya başladım. 10 yıl boyunca bir telefon operatöründe çalıştım. Hem aileme katkı olsun diye hem de sosyalleşeyim ve zamanım güzel geçsin diye insanların içine karıştım. Hiçbir zaman evin içine kendimi kapatmadım. Sadece bir kolum kısa olduğu için onu çoğu zaman saklıyordum. Sonra bir adam tanıdım ve o da resmen hayatıma dokundu. Beni görünce; “Neden kolunu saklıyorsun? Kolun çok güzel, çok tatlı, çekinme." dedi. O bana gerçekten bir hayat verdi. Benimle evlenmek istedi. Hastalığımı anlattım, "Evlenemem, imkansız." dedim ama "İmkansızı başarmak çok güzel." dedi. O da engelliydi ama ağır engelli değildi. El ele tutuştuk ve evlendik. Aileler karşı çıktı, istemediler. Çok büyük zorluklar yaşadık. Bunlara rağmen evlendik. Yuva kurduk ve bir oğlumuz oldu. Oğlum 8 yaşında, ilkokul öğrencisi. Bu arada oğlum çok erken doğdu.Doktorlar hamile olduğumu duyunca hem şok oldular hem korktular.Sekiz doktora gittik ayrı ayrı hem özel hem profesör; “Hemen aldırman gerek. Çok tehlikeli masada kalırsın. Sen de bebek de yaşayamazsınız” gibi sözleri çok duydum. Bu sözlere rağmen geceleri sabaha kadar düşünmeden, kafa yormadan uyudum. İnancım güçlü olduğu için Allah'a sığındım, duamı ettim. Bir çocuk dünyaya getiriyorsunuz. Korkmanız gerek elbette. Ama bilmiyorum o anda korkmadım. Aklıma getirmedim kötü bir şeyler olacak diye. Hani enerji diye bir şey vardır ya. O kötü enerji yoktu benim etrafımda. Oğlum, 7,5 aylık yani 30 haftalık prematüre doğdu.
Başka bir mücadele başlamış senin için…
Evet, bebek işte yaşayamaz, kuvöze alacağız,Kuvöze en fazla birkaç gün yaşar falan dediler. Buna rağmen hiçbir zaman umudumu yitirmedim. 90 gün boyunca oğlum o kuvözde yaşadı. 90 gün boyunca her gün eve gidip geldim. Ona anne sütünü verdim. Sevgimle, ilgimle, dualarımla Allah'ın izniyle yaşattım onu. Allah yaşattı onu çok şükür.Şimdi sağlıklı, boyu posu yerinde güzel bir çocuk oldu.
Doğum sürecinizden sonra neler hissettiniz?
Doğumdan sonra kendimi daha da toparladım. Doktorlar açıkçası çok korkmuştu. Zaten sezaryenle doğum yaptım. Normal doğum benim için kesinlikle mümkün değildi. Buna rağmen, “Bebek doğarken vücudunda bir kırılma, çatlama olur mu, herhangi bir risk yaşanır mı?” diye endişe ettiler.Ama çok şükür hiçbir yerimde kırık ya da çatlak olmadı. Doğum sorunsuz geçti ve başarılı bir şekilde anne oldum. Hastanede, normal doğum yapanlara göre birkaç gün daha fazla kaldım, tamamen gözetim altında tutulduğum için. Sonrasında ise neredeyse hiç ağrım olmadı desem inanabilirsiniz.Bu süreçte fark ettiğim tek şey, daha da güçlenmiş olmamdı. Kendimi eskisinden çok daha iyi hissediyorum. Gün geçtikçe kemiklerimin toparlandığını gerçekten hissettim. Daha sağlam, daha güçlü olduğumu söyleyebilirim.
Pes etmemişsiniz… Evde kalmanız gerektiği söylenirken eğitiminize devam etmiş, sosyal hayata hızla uyum sağlamışsınız. Bu güçlü duruşunuzun üzerine annelik de eklenince, size daha da güç yapmış.
Kesinlikle öyle… Annelik bambaşka bir duygu. Hayatta insanın kendine yapabileceği en güzel iyiliklerden biri diyebilirim. Zorlukları elbette çok fazla ama o güzellikler, yaşanan tüm zorlukları unutturuyor. Anne olduktan sonra dünyaya bakış açınız tamamen değişiyor. Daha şefkatli oluyorsunuz, hayata daha sıkı tutunuyorsunuz. Bekarken ya da yeni evliyken insan kendi kendine soruyor: “Ben ne yapıyorum, neden bu kadar çabalıyorum, hayat gerçekten bu kadar değerli mi?” diye… Ama anne olduktan sonra bu soruların cevabı çok net oluyor. Evet, hayat çok değerli. Çünkü artık sevdiğiniz, sorumluluğunu taşıdığınız bir çocuğunuz var. Annelik gerçekten bambaşka. Allah herkese bu güzel sevgiyi, bu şefkati tatmayı nasip etsin.
Hem kadın hem de bedensel engelli bir birey olarak hayatın içinde aktif bir şekilde mücadele ediyorsunuz. Bu gücü nereden alıyorsunuz? Benzer durumda olan kadınlara ne söylemek istersiniz?
Öncelikle benim gibi engelli olan arkadaşlarıma seslenmek istiyorum. Evet, hem kadınım hem de bedensel engelliyim. Şu anda çalışıyorum, bir belediyede görev yapıyorum. İnsanlar bana sık sık şunu soruyor: “Tek başına otobüse nasıl binip iniyorsun? Refakatçin olmadan işe nasıl gidip geliyorsun?”
Şöyle söyleyeyim: Dışarı çıkarken, bir yere giderken ya da işe giderken kendimi normal bir insan gibi hissettiğim için bunları yapabiliyorum. İnanç ve enerji gerçekten çok önemli. Kimse yılmasın, kimse kendini eve kapatmasın. Hayat evde oturarak geçmiyor, asla da bitmiyor. İnsanların içine karışın, kendinizi hayata ve topluma kabullendirin. Ben bunu yaptım.Bugün sokağa çıktığımda, karşılaştığım insanlar gözlerime bakarak gülümsüyor. Çünkü ben de gülümsüyorum. Şunu hissediyorum: “Bu insanın yüzünü güldürdüm.” Suratı asık biri bile bana bakınca gülüyor. Çünkü ben yolda yürürken bile asık suratlı değilim.Otobüse binip inerken şoförler bana şunu söylüyor: “Çok teşekkür ederiz. Herkes bizim için eşit ama bazı engelli kardeşlerimiz çok öfkeli oluyor, bağırıp çağırıyor. Siz ise teşekkür ediyorsunuz, güler yüzlüsünüz.”
Ben de diyorum ki; tabii ki teşekkür edeceğim. Neden bağırayım? Neden surat asayım? Ben de senin gibi bir insanım.Enerjimizi yaymak zorundayız. Çünkü paylaştıkça güzelleşiyor hayat.
Engelliler için ayrılan alanların zaman zaman ihlal edildiğini görüyoruz. Özellikle araç parkları, kaldırımlar ve rampalar ciddi sorunlara yol açıyor. Bu noktada hem vatandaşlara hem de yetkililere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Öncelikle şunu söylemek istiyorum; bir insanın empati kurabilmesi için illa ailesinde ya da çevresinde engelli bir birey olması gerekmiyor. Bu yüzden özellikle vatandaşlarımıza sesleniyorum. Eğer bir aracınız varsa, lütfen park ettiğiniz yere çok dikkat edin. Bir an durup düşünün: “Ben buraya park ettim ama buradan bir görme engelli geçebilir mi, bir bedensel engelli rahatça ilerleyebilir mi, tekerlekli sandalye kullanan biri, bebek arabası süren bir anne buradan geçebilir mi?” Bunlar çok önemli detaylar. Biraz empati, biraz duyarlılık… Etrafımıza bakmamız yeterli aslında.
Yetkililere de şunu söylemek isterim; öyle rampalar, öyle kaldırımlar, öyle direkler var ki… Bazen caddeden gitmek istemiyorum, trafik yoğun oluyor diye kaldırıma çıkıyorum ama kaldırıma çıktığıma pişman oluyorum. Çünkü ortada bir direk var, ne sağdan geçebiliyorsunuz ne soldan. Bunlar küçük gibi görünen ama günlük hayatımızı çok zorlaştıran şeyler.Ayrıca uyarıların artırılması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki bir dükkânda; “Sigara içilmez, çöp atmayınız’ tabelaları varsa; aynı şekilde ‘Engelli geçiş alanı, rampa vardır, Buraya park etmeyiniz” gibi uyarılar da olmalı. Hatta gerekirse büyük, dikkat çekici, fotoğraflı tabelalar bile kullanılabilir. Çünkü maalesef bazen anlatmak yetmiyor, göstermek gerekiyor.Unutmayalım ki engelliler her yerde. Biz de bu şehirde yaşıyoruz, her yere gidip geliyoruz. Dünya hepimiz için var. Birbirimizin hayatını zorlaştırmak yerine kolaylaştırmamız gerekiyor.
|