Acı, kayıt altına alındıkça tarih olur




Tarih: 27 Nisan 2026 Pazartesi 18:51


Ulukışla Darboğaz Köyü’nün kadim geleneklerini ve 200 yıllık ağıtlarını kitaplaştıran Aysel Yetiş, dijitalleşen dünyada gençleri kalem ve kâğıda sarılmaya davet ediyor: Acı paylaştıkça, yazdıkça hafifler; kayıt altına alındıkça tarih olur.

MERVE KANKAN

Yazar Aysel Yetiş, Niğde’nin Ulukışla ilçesi Darboğaz Köyü’nden derlediği ağıtlarla sadece acıları değil, Anadolu’nun yüzlerce yıllık toplumsal hafızasını da kayıt altına aldı. Yetiş, kitabıyla hem geçmişin izlerini korumayı hem de genç kuşaklara “yazın, kaydedin” çağrısı yapmayı amaçlıyor. 10 Mayıs’ta Sokak Kitapevi’nde imza günü gerçekleştirecek olan Aysel Yetiş, Mersinli kitapsevereleri davet etti. 

Kendinizi tanıtır mısınız? “Bolkarların Sessiz Çığlığı” fikri ilk ne zaman ve nasıl doğdu?

Ben Aysel Özcan Yetiş. Niğde Ulukışla’da, Darboğaz Köyü’nde doğdum. Doğduğumda köydü, daha sonra kasaba oldu. Beş çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Babam müteahhit, yapı ustasıydı. Annem ev kadınıydı. Aile olarak Balkan Türklerinden geldiğimiz söyleniyor, ancak elimizde kesin bir delil yok. İlkokul ve ortaokulu köyümde bitirdim. Tam benim ortaokul yaşımda kasabamızda ortaokul açılmıştı. Liseye ilçem Ulukışla’da başladım. Son bir yıl Çorlu Lisesi’nde okudum; abim orada polisti. Onun tayini çıkınca tekrar Ulukışla Lisesi’ne döndüm. Lise bittikten sonra üniversiteye hazırlanıyordum. O sırada Gaziantep’te Eğitim Fakültesi’nde okuyan bir abim vardı. O, okumamı istedi ve tekrar sınava hazırlanmamı önerdi. Ancak hazırlanma sürecinde bir evlilik yaptım. Ailemin de beklemediği bir evlilikti.  Annem iki evladını kaybetmişti. Biri kayıptı, diğeri öğretmen olan abimdi ve erken yaşta vefat etmişti. Polis olan abim de kayıptı. Annem onlara çok ağıt yakardı. Bana hep “Yaz kızım, kayda al kızım.” derdi. Resim çekilmeyi, sohbet etmeyi severdi. “O sohbetleri dinlersiniz.” derdi. Gerçekten de çok güzel sohbetler ederdi. Annemi kaybettim. Çok üzüldüm. O dönemde yalnızdım. Eşim de vefat etmişti. İki çocuğum var; biri makine mühendisi, diğeri inşaat mühendisi. Onlar da kendi hayatlarını kurdular. Bu süreçte yalnızlıkla birlikte içimde kalan üniversite ukdesi tekrar gündeme geldi. Dışarıdan sınava girdim ve sosyoloji okudum. Bu süreçte annemin sözleri hep aklımdaydı: Yaz kızım, kaydet kızım. Ben de önce annemin ağıtlarını ve biyografisini yazmak istedim. Ancak köyümüzde ağıt geleneği çok yaygındı. Düğünlerde, kına gecelerinde, gelin giderken, cenazelerde ağıt yakılırdı. Hatta bahçesini sel götüren birine bile ağıt yakılırdı, kitapta mevcut.  Böyle olunca sadece annemin değil, köydeki diğer ağıtları da toplamam gerektiğini düşündüm. Annemin bile çok sayıda ağıtı vardı; onları yazsam bile kitabın yarısını doldururdu. Dedim ki; diğerlerini de toparlayayım. Toparladım. Bu süreçte insanların acılarını yeniden hatırlatıyorsunuz. Bu benim için çok önemliydi.

AĞITLAR, TOPLUMUN YAŞADIKLARINI ANLATIR

Sizce ağıtlar sadece bir yas biçimi mi yoksa toplumsal bir hafıza mı?

Kesinlikle toplumsal hafıza. Ağıtlar, toplumun yaşadıklarını anlatır. Neler yaşandığını gösterir. Bu yüzden bunların kayda geçmesini istedim. Çünkü kayda geçmese unutulup gidecekti. Bu yıl ilk imza günümü köyümde, köy meydanında, muhtarlığın önünde yaptım. Kitapta ağıtları olan iki teyzemizi de oraya getirip canlı canlı ağıt yakmalarını istedim. Çünkü bizde ağıt kültürü gerçekten çok önemli. Ama artık ağıt yakan insanlar kalmadı. Eskiden cenazeler evlerin önünden kalkardı. Kadınlar cenazeyi yıkardı, ağıtlar yakılırdı. Her evin önünde ocaklar kurulurdu, bakır leğenlerde cenazeler yıkanırdı. Şimdi bu gelenekler ortadan kalktı. Cenazeler köy meydanındaki kapalı bir yerden kaldırılıyor. Orada da insanlar ağıt yakamıyor. Teyzelerden biri hafızasını kaybetmişti, hiçbir şey hatırlamıyordu. Diğeri de bacağını kırmıştı, sağlık durumu iyi değildi. O zaman dedim ki; “İyi ki bunları kayda almışım.” Çünkü yok olup gidiyordu. Unutulmuş bir kültürdü. Bu kitapta 150-200 yıllık ağıtlar var.

Ağıtları sizin gözünüzde diğer sözlü kültür ürünlerinden ayıran şey ne?

Bu ağıtların hepsi yaşanmışlık içerir; bir öyküleri, anıları var. Acılar var. Acılardan yoğrulmuş anılar, ağıtlar bunlar. Yani sözlü kültürün hepsi elbette değerli ama bu ağıtlar acılardan yoğrulmuş. Bunlar acılardan çıkan çığlıklar. Ben ağıtlara o gözle bakıyorum.

Yazım sürecinde kendinizi en çok hangi duygunun içinde buldunuz ve size en çok duygulandıran, kitapta en unutamadığınız ağıttan bir örnek verir misiniz?

En unutamadığım ağıt… Anneannem komşu köy olan Emirler Köyü’nden. Oraya gelin geliyor, zengin bir ailenin oğluna. Çok güzel bir anneannem var. Kocası Yemen Savaşı’na çağırılıyor. Gidiyor ama o zaman şöyle bir durum var: Komutan kapıya kadar geliyor. Şimdi de var ya ücretli askerlik; onun gibi. Diyor ki, “Gel, oğlunu gönderme. Bir ailenin bir tane oğlu var, gönderme. Şu kadar koyun verirsen gitmez.” Ama kabul etmiyorlar, gönderiyorlar. Bir tane erkek çocuğuyla anneannem yalnız kalıyor. Kocası Yemen’de ölüyor. Sonra o arada benim dedem, Darboğaz Köyü’nün ağası. O da anneannemin görümcesiyle evli. Emirler’den Darboğaz’a gelin gelmiş görümcesi. Ama görümce hasta; zaten iki yıl sonra ölüyor. Dedem anneannemle evlenmek istiyor. “Nasıl olur?” diyorlar. Baba ve anne istemiyor. “Olmaz, kızımın üstüne gelinimizi nasıl verelim?” diyorlar. O arada görümce diyor ki; “Anam, babam… Gelinimiz merhametli, bana bakar. O evlenecek. Ben zaten ona kadınlık yapamıyorum.” Ne kadar acı bir hikâye… Öyle olunca razı oluyorlar. Tabii anneanneme hiç soran yok. “Sen ne istersin” diyen yok.

Kayınvalidesinin çok ağrına gidiyor bu durum ve bir ağıt yakıyor:

“Niğde kapanmış da Bor’un üstüne,

Arlar mı yakışır Bor’un üstüne?

Gelin mi yakışır görüm üstüne?”

“Her ne söylersen başımızın üstüne”

diyor kayınvalide. Ve anneannemi Emirler Köyü’nden Darboğaz’a gönderiyorlar. Anneannem iki yıl görümcesine bakıyor. İki yıl sonra onu kaybediyorlar ve anneannem orada evli kalıyor. Dört çocuk sahibi oluyor. Evet, böyle bir hikâye… Ama hepsi böyle. Hepsinin öyle hikâyeleri var ki… Hatta geçen sene son hazırlıkları yaparken bana metinleri gönderiyorlardı. “Şurası olmuş mu, burası olmamış mı?” diye. Dedim ki, “Bu kitap bitsin, artık açmayacağım. Epey bir süre açmayacağım.” Çünkü her hikâye beni o kadar etkiledi ki…

Mesela çocuk gelinler… Çocuk gelinler için “binek taşları” varmış. O da çok ayrı bir hikâye. Atı getiriyorlar, yanına binek taşını koyuyorlar. Üzerine çocuk gelini çıkarıyorlar ve ata bindiriyorlar. Düşünebiliyor musunuz?

Şöyle bir ağıt var:

“Atımı getirin binek taşına,

Boyu ulaşmamış eğer kaşına,

Çifte kardeşlerini de getirin yanı başına.”

O çifte kardeşler gelecek, o çocuk gelini iki taraftan tutup evlendiği kocasının evine atla götürecekler. Bu ağıtların ve hikâyelerin hepsi böyle. Ben bunları her okuduğumda, her aklıma geldiğinde sanki ilk kez duyuyormuşum gibi içim acıyor. Tüylerim diken diken oluyor. Evet, aslında toplumsal hafızayı yansıtıyor.

GÜNLÜK TUTMAK ÇOK ÖNEMLİ

Bir nebzede bu kültürün yok olması iyi bir şey değil mi? Bu kitap, geçmişte yaşanan acılardan ders alınması için mi okunmalı, unutmamak adına?

Evet, kesinlikle. Bunların yanında benim mesela kına gecelerimiz, eski gelin yıkama ritüellerimiz… Bunların hepsini de yazdım ben buraya. Yarısı ağıtlar, yarısı da unutulmuş gelenek ve görenekler. Yani burası gerçekten Darboğaz’ın, civar köylerin, Niğde’nin, hatta Anadolu’nun, hatta Türkiye’nin bir toplumsal hafızası. Öyle diyelim. Çünkü ben civar köylere de gittim. Ağıtı buluyordum ama hikâyesini bilen yoktu. Benim için ağıt kadar hikâyesi de önemli. Şimdi ben anneannemin ağıtını buraya koysam, sen okusan ne anlarsın? Hiçbir şey anlamazsın. Yani bu böyle. O yüzden dedim ki; ağıt her yerde ağıt. Anadolu’nun her yeri zaten ağıtlarla yoğrulmuş. Ben bu yüzden ağıtların yüzde doksanını köyümden aldım, diğer yerlerden de değindim. Onlarla ilgili ağıtlar da var. Altay Köyü’nden gelen Türklerin ağıtları var. Bunlar o kadar üzüntülü ki… Oraya gittim, onlarla görüştüm. Bu eser Darboğaz’ın, Niğde’nin, Anadolu’nun, hatta Türkiye’nin toplumsal hafızasıdır.

Bu kitabı okuyanların ne hissetmesini istersiniz? Gençlere ne söylemek istersiniz?

Bunu ilk okuyan kişinin toplumsal belleğine, toplumsal acıların kayda geçmiş haline sahip çıkmasını isterim. Gençlerden şunu beklerim: Ben şimdi bunu yaptım. Bu kitaptan sonra bana çevreden o kadar çok ağıt geldi ki… Demek ki bu her yerde var. Bunları toparlamalarını isterim. Mutlaka bir şey yapmalarını, günlük tutmalarını isterim. Günlük tutmak çok önemli. Mesela ben şimdi yeni bir kitaba başladım ve bazı yerlerde zorlanıyorum. Eğer günlük tutmuş olsaydım, bu kadar zorlanmazdım. Şimdiki gençler acıyı yaşamıyor demeyeyim ama acıyı daha çok kendi içlerinde yaşıyorlar. Üzüldükleri zaman bunu paylaşmıyorlar. Konuşarak paylaşma yok. Bizim zamanımız gibi değiller. Oysa acılar dışarı atılmalı. Bu ağıtlarla olur, konuşarak olur, paylaşarak olur, yazarak olur. Mesela anılarını yazsınlar gençler. Ağıt tamam, ağıt kültürü belki bitti; bizim annelerimiz yaptı. Ama yazsınlar. Mutlaka yazsınlar. Düşündüklerini, duygularını kaleme döksünler. Kâğıda yazsınlar, toparlasınlar ve isterlerse kitaplaştırsınlar.

 

Yeni bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz? Yazacaksanız neyin üzerine olacak yeni kitabınız?

Yeni kitabım şöyle: Köyümün tarihine dair bilgiler vardı. Bu kitabı okuyan köyün ileri gelenleri, emekli amirler, 80 yaşında akrabalarımız, 70 yaşında bir inşaat mühendisi, abilerimiz, arkadaşlarımız, tanıdıklarımız, eş dost; kitabı okuyunca bana şunu söylediler: Sen bu kitabı çok detaylı yazmışsın, çok hoşumuza gitti, beğendik. Ben de onlara ayrı ayrı teşekkür ettim, yine ediyorum. Sonra dediler ki; “Köyün tarihini de senden istiyoruz. Bunu yazdığın gibi didik didik, detaylı şekilde onu da yaz.” Ama ben sadece düz bir tarih yazmak istemiyorum. O tarihin içine anekdotlar da koymak istiyorum. Köyle ilgili, köyün ileri gelen insanlarının anlattığı trajikomik olaylar var. Onların da anekdotları var. Bunları aralara serpiştirmek istiyorum. Yani sadece tarih yazıp kenara koymak değil, aynı bu kitapta olduğu gibi bir anlatım olsun istiyorum. Şu an onun hazırlığını yapıyorum. Bir roman yazıyorum, o yarıya geldi. Şiirlerim var, onları mutlaka kitaplaştırmak istiyorum. Onları derleyeceğiz. Onlar da benim için çok değerli, çok kıymetli. Bir de 4-5 tane kadın hikâyesi var. Köyden bildiğim, mesela anneannemin çok üzücü bir hikâyesi var. Başka kadın hikâyeleri de var. Bunları tek tek mi yazarım, yoksa bir kitapta mı toplarım, henüz karar veremedim. Ama onları mutlaka yazmak istiyorum. Benim için toplum insandan oluşur. Kadın-erkek ayırt etmemek gerekir ama özellikle son zamanlardaki kadın cinayetlerini biliyorsunuz. Kadınlar daha çok mağdur. Erkekler mağdur değil demeyeyim ama kadınların durumu farklı. Çünkü kadın annedir; fizyolojik ve psikolojik yapısı farklıdır. Merhameti, vicdanı çok daha farklıdır. Bu yüzden kadınları daha çok yazmak, onların sesini duyurmak istiyorum. Çünkü yazacaklarım gerçek hikâyeler. Bu kadın hikâyelerini mutlaka yazacağım. Geç başladım. Çünkü eşim beni çalıştırmadı. Hiçbir şey yapmamı istemedi. Öyle ki balkona bile çıkmamı istemedi, o tabirle söyleyeyim. Ben de hiçbir şey yapmadım. Benim ağabeyimin de şiirleri vardı. Mesela vergiler üzerine yazıları vardı. Ama ömrü yetmedi. Şiirlerini biz kitaplaştıracağız. Bunu yaşarken yapmak istiyorum. Çünkü abim de gerçekten odalar dolusu kitap okuyan biriydi ama istediklerini yapamadan vefat etti. Bizim ailede aslında bir edebiyat tarafı vardı. Annem mesela bir masal anlatıcısıydı. Kış akşamlarında bütün mahalle çocukları bizim evde toplanırdı. Annem masallar anlatır, herkes dinlerdi. Bir gün televizyonda izledim, Ahmet Ümit diyordu ki; “Beni yazar yapan babaannemin anlattığı masallardır.” Onu duyunca ben de düşündüm: “Benim annem de masallar anlatırdı.” Dedim ki; demek ki bende de oradan gelen bir şey var. Zaten bu kitap da aslında annemin anlattıklarıyla oluştu. Hatta kitabı okuyan bir arkadaşım bana, “Bu kadar bilgiyi nereden öğrendin?” dedi. Ben de “Annemden, dinleyerek ve yaşayarak.” dedim. Çünkü ben hep içindeydim. Düğün evinde de vardım, ağıt yakanları da dinlerdim, cenaze evinde de bulunurdum. Okulda müsamerelerde, izcilikte, folklorda hep vardım. Yani hep hayatın içindeydim.Eğer ben diğer kızlar gibi evde oturup sadece nakış işleseydim ya da sadece ders çalışıp liseyi bitirseydim, böyle olmazdı. İçimde kalan üniversite hayalini de sonradan gerçekleştirdim. İyi ki okudum. İkinci üniversite olarak Türk Dili ve Edebiyatı’na başladım ama bir rahatsızlık geçirdim, ameliyat oldum. O yüzden bıraktım, iki yıldır öyle duruyor. Ama içimde hâlâ var; bitirsem mi, devam etsem mi diye düşünüyorum.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak şunu söylemek isterim: Bizim kültürümüz gerçekten çok kadim ve çok zengin bir kültür. Evet, Batı’da teknoloji var, modernite var. Bunları alalım ama kendi özümüzden kopmadan alalım. Benim köyümden böyle bir kitap çıktıysa, bu kitap her köyden çıkabilir. Hatta daha değerli kitaplar çıkabilir. Gençlerden istediğim şu: Mutlaka yazsınlar. Günlük tutsunlar. Araştırsınlar. Yanlarında mutlaka bir kalem ve kâğıt olsun. Gördüklerini, duyduklarını yazsınlar. Bunları kayda geçirsinler. Herkes yazar olmak zorunda değil ama yazarak, çizerek, okuyarak, öğrendiklerine kendi yorumlarını katarak çok zengin bir kültürel birikim oluşturabilirler.


Etiket:


Yorum Ekle comment Yorumlar (0)

 
 
  SOSYAL MEDYA
 
 
  GAZETEMİZ
 
 
  BASIN İLAN
 
 
  HAVA DURUMU
 
 
  FACEBOOK
 

 
 
 


 

Siteden yararlanırken yayın politikamızı okumanızı tavsiye ederiz. mersinhakimiyet.com © Copyright 2019-2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz. mersinhakimiyet.com basın ve yayın meslek ilkelerine uyar.

URA MEDYA