RÖPORTAJ: RAZİYE ERDEN YILDIRIM
Klinik Psikolog Haldun Batuhan Parlatan, son yıllarda giderek daha fazla ilgi gören aile dizimi yöntemine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Aile diziminin spiritüel bir uygulama değil, sistemik terapi ve kuşaklararası aktarım temelli psikoterapötik bir çalışma olduğunu belirten Parlatan, “Amaç geçmişe saplanmak değil; kişinin kendi hayatına daha özgür ve bilinçli biçimde dönebilmesini sağlamaktır.” dedi.
Son yıllarda hem sosyal medyada hem de kişisel gelişim alanında adını sıkça duyduğumuz “aile dizimi”, birçok kişi için merak edilen ancak aynı zamanda yanlış anlaşılabilen yöntemlerden biri haline geldi. Peki aile dizimi gerçekten nedir? Bilimsel bir temele dayanıyor mu, yoksa spiritüel bir yaklaşım mı? Klinik Psikolog Haldun Batuhan Parlatan ile aile diziminin psikoterapideki yerini, kuşaklararası aktarımın insan hayatına etkilerini ve yönteme dair doğru bilinen yanlışları konuştuk.
Aile dizimi nedir, hangi temele dayanır?
Aile dizimi, insanı yalnızca bireysel geçmişiyle değil; ait olduğu aile sistemi, kuşaklararası aktarım, bağlanma örüntüleri, aile içi roller ve görülmemiş duygular bağlamında ele alan psikoterapötik bir çalışma biçimidir. Bana göre aile diziminin temelinde şu anlayış vardır: İnsan yalnızca kendi yaşadıklarından ibaret değildir. Hepimiz bir aile sisteminin içine doğarız. O sistemde yaşanmış kayıplar, göçler, travmalar, erken ölümler, dışlanmalar, sırlar, tutulmamış yaslar ya da yer değiştirmiş roller sonraki kuşakların duygusal dünyasını etkileyebilir. Bazen kişi bugün yaşadığı bir duyguyu, ilişki biçimini ya da tekrar eden yaşam döngüsünü yalnızca kendi bireysel hikâyesiyle açıklayamaz. Örneğin yoğun bir suçluluk, aidiyet problemi, terk edilme korkusu, ilişkilerde tekrar eden döngüler ya da kendini sürekli aynı noktada sabote etme hali, daha geniş bir aile sistemi içinde anlam kazanabilir. Tarihsel olarak aile dizimi, en çok Alman psikoterapist Bert Hellinger'in 1980'lerin sonlarında geliştirdiği sistemik dizim yaklaşımıyla bilinir. Ancak bu yaklaşımı yalnızca Hellinger'le başlatmak doğru olmaz. Arka planında sistemik aile terapisi, psikodrama, fenomenolojik yaklaşım, grup çalışmaları, bağlanma kuramı ve kuşaklararası aktarım fikri vardır.
Aile dizimi ne değildir? Bugün çoğu zaman spiritüel ya da metafizik bir çalışma gibi anlatılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu benim özellikle altını çizmek istediğim bir konu. Aile dizimi, benim bakış açıma göre spiritüel, metafizik, kehanete dayalı ya da görünmeyen güçlerle çalışan bir yöntem değildir. Ne fal bakmaktır, ne kader okumaktır, ne de kişinin hayatına dışarıdan kesin hükümler vermektir. Bugün bazı yerlerde aile dizimi “atalardan gelen enerji”, “ruhsal bağ”, “karmik yük” gibi kavramlarla anlatılıyor. Ben bu dili klinik açıdan doğru ve yeterli bulmuyorum. Çünkü bu yaklaşım hem yöntemin psikoterapötik temelini gölgeliyor hem de kişiyi bilimsel olmayan açıklamalara mahkûm edebiliyor. “Sen annenin kaderini taşıyorsun”, “Bu hastalık dedenden geliyor”, “Bu ilişki sorunun kesinlikle aile sistemindeki şu kişiden kaynaklanıyor” gibi keskin, kanıtlanamaz ve kişiyi edilgenleştiren yorumlar bana göre aile diziminin ruhuna uygun değildir. Terapötik çalışmada amaç kişiye kader yazmak değil; onun kendi hikâyesini, ilişkisel bağlarını ve içsel örüntülerini fark etmesine eşlik etmektir. Aile dizimi, doğru zeminde ele alındığında, insanı bir sistemin parçası olarak anlamaya çalışan psikoterapötik bir çalışmadır. Bu sistemin içinde aile ilişkileri, bağlanma biçimleri, kuşaklararası aktarımlar, öğrenilmiş roller, travmatik deneyimler, yaslar, kayıplar, dışlanmalar ve tekrar eden ilişki örüntüleri vardır. Yani mesele görünmeyen bir enerji alanından çok; insanın aile sistemi içinde öğrendiği duygusal, ilişkisel ve bedensel hafızadır. Bugün genetik, epigenetik, travma çalışmaları ve bağlanma kuramı bize insanın yalnızca bireysel yaşantılarından ibaret olmadığını gösteriyor. Stres, travma, yoksunluk, göç, savaş, kayıp, bakım veren ilişkileri ve aile içi duygusal atmosfer kişinin psikolojik yapılanmasını etkileyebiliyor. Epigenetik araştırmalar da çevresel deneyimlerin genlerin çalışma biçimi üzerinde etkili olabileceğini ortaya koyuyor.
Son dönemde aile dizimine olan ilginin artmasını neye bağlıyorsunuz?
Bence bunun birkaç nedeni var. Öncelikle insanlar artık yalnızca “Ben neden böyleyim?” sorusunu değil, “Ben bu duyguyu kimden öğrendim?”, “Bu ilişki biçimi ailemde nasıl tekrar ediyor?”, “Bu yük gerçekten bana mı ait?” sorularını da sormaya başladı. Modern psikoloji de artık bireyi izole bir varlık olarak ele almıyor. Kişinin ailesi, bağlanma biçimi, travma geçmişi, ilişkisel deneyimleri, kültürel yapısı ve kuşaklararası mirası birlikte değerlendiriliyor. Bu da aile dizimine olan ilgiyi artırıyor. Bir diğer neden; insanların yalnızca konuşarak değil, deneyimleyerek, hissederek ve görerek çalışabilecekleri yöntemlere yönelmesi. Aile dizimi, kişinin zihinsel olarak bildiği ama duygusal olarak temas edemediği bazı gerçekleri daha görünür hale getirebilir.
Yeterince doğru biliniyor mu?
Açıkçası yeterince doğru bilindiğini düşünmüyorum. Aile dizimi bazen olduğundan fazla büyütülüyor; bazen de hiç anlaşılmadan küçümseniyor. Bir tarafta “tek seansta bütün hayatınız değişir” gibi gerçekçi olmayan vaatler var. Diğer tarafta ise bu çalışmayı tamamen hurafe gibi gören bir yaklaşım var. Ben iki ucu da sağlıklı bulmuyorum. Benim için aile dizimi; kişinin kendi aile sistemiyle, aidiyetleriyle, yükleriyle ve tekrar eden örüntüleriyle temas etmesini sağlayan güçlü bir psikoterapötik araçtır. Ama her araç gibi sınırları vardır. Her sorun için uygun değildir, herkese aynı şekilde uygulanmaz ve mutlaka klinik değerlendirme, etik sorumluluk ve psikolojik güvenlik içinde yürütülmelidir. Aile dizimi doğru bilindiğinde, kişiye aileyi suçlama değil; aile sistemini daha geniş bir yerden anlama imkânı verir. Ama yanlış uygulandığında kişide suçluluk, korku, kafa karışıklığı ya da bağımlılık yaratabilir. Bu nedenle yöntemin hem ne olduğu hem de ne olmadığı net biçimde anlatılmalıdır.
Aile dizimine katılan bir kişi sürece nasıl başlar ve ilerler?
Benim yaklaşımımda süreç, önce kişinin getirdiği konunun anlaşılmasıyla başlar. Kişi ne ile geliyor? İlişkilerinde tekrar eden bir döngü mü var? Aileyle ilgili çözümlenmemiş bir mesele mi var? Anlam veremediği bir suçluluk, öfke, yas, dışlanmışlık, değersizlik ya da aidiyet problemi mi yaşıyor? Öncelikle bu konu klinik olarak dinlenir. Çünkü kişinin getirdiği meseleye yalnızca yüzeyden bakmak yeterli değildir. Onun yaşam öyküsü, ilişkisel geçmişi, aile yapısı, travma öyküsü, mevcut ruhsal durumu ve çalışmaya hazır oluşu önemlidir. Daha sonra aile sistemiyle ilgili temel bilgiler alınır. Ailede erken ölümler, kayıplar, göçler, boşanmalar, dışlanmalar, bağımlılıklar, ağır hastalıklar, sırlar, travmatik olaylar ya da tekrar eden kaderler olup olmadığına bakılır. Grup çalışmasında temsilciler kullanılabilir. Bireysel çalışmada ise semboller, sandalyeler, beden duyumları, imgeleme ya da terapötik diyalog teknikleriyle ilerlenebilir. Burada amaç bir “suçlu” bulmak değildir.
Aile dizimi sırasında ortaya çıkan yoğun duygular nasıl yönetiliyor?
Bu noktada uygulayıcının yetkinliği çok önemlidir. Çünkü aile dizimi sırasında yas, öfke, suçluluk, korku, utanç, özlem, çaresizlik ya da bedensel yoğunluklar ortaya çıkabilir. Bunların ortaya çıkması tek başına iyileştirici değildir. Önemli olan, bu duyguların güvenli bir alan içinde tutulması, anlamlandırılması ve kişinin regüle kalabilmesidir. Terapötik çalışma, kişiyi duygunun içine fırlatmak değildir. Kişinin o duyguyla güvenli biçimde temas etmesine yardımcı olmaktır. Benim için iyi bir çalışmada üç şey çok önemlidir: Güvenli çerçeve, duygusal regülasyon ve sağlıklı kapanış…
Kişi çalışmanın içinde dağılmamalı; ne yaşadığını anlamlandırabilmeli ve seans sonunda günlük hayatına dönebilecek bir zeminde kalmalıdır. Yoğun duygu geldiğinde çalışmayı yavaşlatmak, nefese dönmek, beden farkındalığı sağlamak, kişiyi şimdi ve burada tutmak, gerektiğinde durmak ya da çalışmayı sınırlamak gerekir. Her duygu açılmak zorunda değildir. Her hikâye aynı anda çalışılmak zorunda değildir. Bazen terapötik olan, devam etmek değil; doğru yerde durabilmektir.
Bu yöntemin uzman olmayan kişiler tarafından uygulanması ne gibi riskler doğurur?
En önemli risk, kişinin travmatik malzemesinin kontrolsüz biçimde açılmasıdır. Aile dizimi güçlü bir yöntem olabilir ama güçlü olan her şey gibi yanlış kullanıldığında zarar da verebilir. Uzman olmayan biri; danışanın psikiyatrik öyküsünü, travma hassasiyetini, dissosiyasyon riskini, yas sürecini, duygusal dayanıklılığını ya da kriz belirtilerini değerlendiremeyebilir. Bu da kişinin çalışmadan sonra daha dağınık, suçlu, korkmuş ya da yalnız hissetmesine yol açabilir. Bir diğer risk de yorum dayatmasıdır. “Sen annenin kaderini taşıyorsun”, “Bu hastalık aileden geliyor”, “Sen doğmamış kardeşinin yükünü almışsın” gibi kesin ve katı ifadeler kişide ciddi kafa karışıklığı yaratabilir. Böyle bir yaklaşım, kişinin özgürlüğünü ve kendi anlamını bulma kapasitesini zayıflatır. Terapötik alanda amaç kişiye kader yazmak değil, onun kendi içsel gerçeğine yaklaşmasına eşlik etmektir. Bu nedenle aile dizimi mutlaka ruh sağlığı alanında eğitimli, etik ilkeleri bilen, sınırları olan, travma bilgisine sahip ve gerektiğinde kişiyi bireysel psikoterapi ya da psikiyatrik destek için yönlendirebilecek uzmanlar tarafından yürütülmelidir.
Kişiler en çok hangi sorunlarla aile dizimine başvuruyor?
En sık ilişki problemleriyle karşılaşıyoruz. Partner seçiminde tekrar eden döngüler, bağlanma sorunları, terk edilme korkusu, sınır koyamama, aileden ayrışamama, anne-baba ile çözümlenmemiş meseleler, kardeş ilişkileri, suçluluk duygusu, değersizlik hissi ve aidiyet problemleri çok sık gelen konular arasında. Bunun yanında yas, kayıp, göç, boşanma, evlat edinilme, aile sırları, kuşaklar boyunca tekrar eden başarısızlıklar, para ile ilişki, mesleki tıkanıklık, annelik-babalık rolleri ve kişinin kendi hayatına geçmekte zorlanması gibi temalar da aile dizimi çalışmalarında çokça görünür. Aslında kişi çoğu zaman “ilişkimde sorun var” diye gelir ama çalışmanın içinde bunun yalnızca bugünkü ilişkiyle değil, çok daha eski bir bağlanma, aidiyet ya da aile sistemi meselesiyle ilişkili olduğunu fark edebilir. Bu farkındalık kişiyi aileye mahkûm etmez. Tam tersine, kendi hayatına daha bilinçli biçimde geçebilmesi için alan açar.
Bu yöntemi denemek isteyenlere ne önerirsiniz?
Öncelikle bu çalışmadan mucize beklememelerini öneririm. Aile dizimi tek başına her şeyi çözen sihirli bir yöntem değildir. Ama doğru kişiyle, doğru zamanda ve doğru çerçevede yapıldığında kişiye çok güçlü farkındalıklar kazandırabilir. İkinci olarak, çalışmayı kiminle yaptıklarına dikkat etsinler. Uygulayıcının ruh sağlığı eğitimi, klinik deneyimi, etik yaklaşımı, travma bilgisi ve sınır farkındalığı çok önemlidir. Üçüncü olarak, kişi kendisini zorlayacak bir sürece girmeden önce ruhsal durumunu dikkate almalıdır. Çok yoğun travma öyküsü, ağır depresyon, aktif psikoz, intihar riski, ciddi dissosiyatif belirtiler ya da akut kriz durumları varsa önce bireysel psikoterapi ve/veya psikiyatrik değerlendirme daha uygun olabilir. Benim önerim şu olur: Aile dizimini bir kehanet alanı gibi değil, kendinizle ve sisteminizle daha derin bir karşılaşma alanı gibi görün. Orada amaç geçmişi değiştirmek değildir. Amaç geçmişle kurduğunuz iç ilişkiyi dönüştürmektir. Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişin bugün içimizde tuttuğu yeri yeniden düzenleyebiliriz.
Son olarak kadınlara yönelik programınızdan bahsedebilir misiniz?
Kadınlarla yaptığım çalışmalarda en çok şunu görüyorum: Birçok kadın kendi hayatını yaşarken aynı anda annesinin, anneannesinin, ailesinin, toplumun ve ilişkilerinin yükünü de taşımaya çalışıyor. Kendi arzusu, kendi sınırı, kendi sesi çoğu zaman suçluluk duygusuyla karışıyor. “Hayır” demek, ayrışmak, kendi hayatını seçmek, kendi kadınlığını sahiplenmek ya da kendi ihtiyaçlarını önceliklendirmek birçok kadın için kolay olmuyor. Çünkü kadınlık yalnızca bireysel bir deneyim değil; kuşaklar boyunca aktarılan roller, fedakârlık kalıpları, sessizlikler, bastırılmış öfkeler ve görülmemiş emeklerle de şekilleniyor. Bu nedenle kadınlara yönelik çalışmalarımda özellikle kadınlık halleri, anne-kız ilişkisi, sınırlar, ilişkilerde tekrar eden döngüler, değersizlik duygusu, suçluluk, bedenle temas, kendi yerini alma ve kuşaklararası kadınlık mirası üzerine odaklanıyorum. Bu programlarda amacımız kadınlara “nasıl olmaları gerektiğini” söylemek değil; onların kendi iç seslerini, kendi ihtiyaçlarını ve kendi yaşam alanlarını yeniden duymalarına eşlik etmek. Aile dizimi bana göre geçmişe takılı kalmak değildir. Geçmişin bugünkü hayatımızdaki yankılarını fark ederek kendi yerimize, kendi sorumluluğumuza ve kendi hayatımıza daha bilinçli biçimde dönebilmektir. Bu çalışma doğru uygulandığında kişiye ailesini suçlamadan, kendini de yargılamadan, daha geniş bir sistem içinde kendini anlama fırsatı verir. Benim için aile diziminin en kıymetli tarafı şudur: Kişiye, “Sen kaderinin mahkûmu değilsin” diyebilmek. Ailenden gelenleri görebilirsin, saygıyla yerine bırakabilirsin ve kendi hayatına daha özgür bir yerden devam edebilirsin.
|