25 Kasım…
Her yıl bu tarihte meydanlar doluyor, açıklamalar yapılıyor, pankartlar açılıyor, sosyal medya mesajları artıyor. Ama değişmeyen bir şey var, öldürülen kadınlar hâlâ yalnızca birer rakam.
Önce bugünün nasıl ortaya çıktığını hatırlayalım. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1999 yılında 25 Kasım’ı “Kadına yönelik şiddete karşı uluslararası mücadele günü” ilan etti. Bu tarihin seçilmesi ise 1960 yılına, Dominik Cumhuriyeti’nde yaşanan korkunç bir olaya dayanıyor.
Ülkeyi diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo’ya muhalif olan Mirabal Kardeşler… Üç cesur kadın... Trujillo’nun,
“Ülkede iki tehlike var, Kilise ve Mirabal Kardeşler!” sözlerinden günler sonra, bu üç kız kardeş kaçırıldı, dövüldü ve boğazlanarak öldürüldü.
Kadınlar öldürüldü… Ve onlar üzerinden bir farkındalık günü doğdu.
Ama aradan geçen onlarca yıla rağmen, bugün hâlâ vahşice öldürülen kadınları konuşuyoruz.
Mesleğe başladığım günden bu yana sayısız kadın haberi yaptım. Kimi zaman bir avukatla kadın haklarını konuştum, kimi zaman bir sosyologla şiddetin toplumsal boyutunu, kimi zaman da hayata tutunmaya çalışan kadınların sessiz çığlıklarını yazdım.
2015 yılında bir yerel gazetede yayımlanan “Sen neye dayanarak tahrik oluyorsun?” başlıklı röportajım hâlâ aklımda. O dönemlerde kravat indirimi, takım elbise, iyi hâl indirimi gibi kavramlar gündemdeydi. Şiddet uygulayan erkekler, mahkemede ‘düzenli’ giyindikleri, “pişman olduklarını” söyledikleri için cezalarında indirime gidilen failler hâline gelmişti.
Ben de bunun peşine düştüm. Kapı kapı dolaşıp cevaplar aradım. Aldığım her cevap, her açıklama sinirlerimi yay teli gibi gerdi. Çünkü gördüğüm tablo çok netti: Önüne geçilemeyen suç oranı ve günden güne artan şiddet tablosu…
Kadınlar en çok kimden zarar görüyor derseniz?
Sokaktaki yabancıdan değil…
En yakınından.
Eşinden, babasından, ağabeyinden, sevgilisinden…
En güvende olması gereken yerde, en savunmasız hâlleriyle şiddete maruz kalıyor kadınlar. Ve çoğu zaman yaşatılan erkek şiddeti ölümle sonlanıyor.
Bugün yine aylardan kasım.
Ayın 25’i günlerden.
Yine konuşacağız, yine yazacağız, yine bağıracağız.
Ama asıl soruyu öncelikle ve de ivedilikle kendimize sormamız gerekiyor:
- Gerçekten bir şeyleri değiştirmeye ne zaman başlayacağız?
‘Rakam’ olmaktan ne zaman çıkaracağız kadınları?
Kadınların bir sayı değil, bir hayat olduklarını ne zaman anlayacağız?
Bir kadın öldürüldüğünde sadece bir can kaybolmuyor. Bir hayat, bir anne, bir evlat, bir kız kardeş, bir hala, bir teyze, bir hayal, bir gelecek yok oluyor. Ve biz, her seferinde bir sonraki haberde aynı cümleyi kuruyoruz: “Yine bir kadın cinayeti…”
Ne zaman “yine” demekten vazgeçeceğiz?
25 Kasım bir gün değil aslında. Bir hatırlatma, bir yüzleşme, bir isyan günü!
Ve belki de en çok, ses çıkarmamız gereken bir gün…