Küçük köpeğiyle günde 5 kilometre yürüyüş yapan Fıstıkçı Hulusi bu yıl ellinci yaşını kutlayan Güney Gazetesi kurucusu Ali Adalıoğlu’nun dayısıdır. 90 yaşına merdiven dayayan Fıstıkçı Hulusi Silifke’nin yaşayan belleklerinden biri. Yüzünden hiç eksilmeyen gülümsemesiyle Fatih Sultan Mehmet caddesini bir aşağı bir yukarı gezer.
Silifke’de gazete bulabileceğiniz üç yer var. Yerini apartmana bırakan ama yer adı olarak varlığını sürdüren Yuvarlak Bakkal yakınındaki Göksu Mahallesindeki Balcı Bakkal, Gazi Mahallesinde Gültekin Bakkal ve Altınok Bakkal. Gültekin dergi de bulunduruyor. Haftalık Oksijen bir tek burada var. Dergiler karton kutuda. Açıkta bulunmasında sıkıntı var. Birincisi ayaküstü dergi karıştırıp satın almayanlar çok. Diğeri dergilerin paketlerini sökenler ya da alıp gidenler. Büyük marketler her şeye para, kazanç, karlılık gözüyle baktıkları için dergi ve gazeteyi bıraktılar. Kitap ise ayrı bir acı sayfa. Marketlere kitap veren bir firmada çalışan arkadaş anlattığında çok üzülmüştüm. İade gelen bir paketi açan arkadaş içinde bir kitabın kapağının olmadığı görür. Yırtılmış kapağı merak eder. Karton kutunun üstündeki yapıştırılan beyaz üzerinde iade yazan karton parçasını söktüğünde gözlerine inanamaz. Yırtılan kitap kapağını bulduğuna mı sevinsin yoksa kitabın değerinin ne oluğunu görmeye mi üzülsün bilememiş.
Evden çıktığında ilk durağı Bakkal Servet Altınok’tur. Servet Altınok soyu tükenen esnaflardan. Neyse, Servet’e hemen sorar: “Ne var ne yok?” Hulusi abi güler yüzlü Servet’in yanında biraz dinlenir. Dobi de on durmadan “kalk yürüyelim” diye seslenip durur. Servet marketten alış edemeyenlerin sığınağıdır. Kartı dolanlar, cebinde parası kalmayanlar onun yufka yüreğinin dayanamayacağını bildiği için kapısına dayanırlar. Ekmek ve diğer zorunlu ihtiyaç olunca dayanamaz Servet. Ne de olsa esnaf çocuğu, babadan böyle görmüş. İyi ki mahallede Servet var. Markette kuruş eksik olunca verilmeyen ekmeği uzatır, Servet. Bir başka özelliği mahallenin terapisti gibidir. Derdi olanların, yalnızlığın kıskacından kurtulmak isteyenlerin içeride köşede; dışarıda ağaç altında içindekilerini boşalttıkları sessiz kuyudur servet. Dinler, sır küpüdür, sabırlı, inançlı servet.
Soluklanan Fıstıkçı Hulusi iki adım sonra Terzi Mustafa abiyi boş ise ikinci durak yapar. Terzinin işi çoksa Kasap Oğuz’a geçer. Kasap Oğuz da Servet gibi işini, insanı seven biri. Trafik sorunu artıkça artıyor. Kimi saatlerde beş ışıkta insanlar varabiliyor yürüme mesafesindeki yere. Bir dostumuz resmi daireye yetişmesi gerekiyor. Randevusu var. Arabayla gidemiyor. Dar zaman, mesai bitmek üzere. Elindeki işi bırakıp motorla yetiştirecek kadar duyarlı bir esnaf. Hastalık, kaza, cenaze varsa Oğuz koşar. Kapısı da yüreği de açık herkese.
İyi ve kötü günde çevresindekilerin yanında olmaya özen gösteren Servet ve Oğuz’un en güzel özellikleri perde önündeki yaşamlarının perde arkasındaki aile güçlerinin varlığı. Ahlaksızlığın, kavganın, yürekbukan manzaranın serpiştirildiği ortamda eşleri, çoluk çocuklarıyla örnek oluyorlar topluma.
Hulusi abi ve Dobi yolda gelip geçeni selamlar. Herkese yardımcı olmaktan kaçmayan, meraklı, ilgili Kırtasiyeci Emin Hoca ardından Kitabevinin önüne gelince Fıstıkçı Hulusi’nin ilk
2/2
sorduğu yeğeni Ali Adalıoğlu olur. “Ne yapar bizim yeğen!” diye sorunca anlarız yeğenini özlemiş. Telefon açıp Ali Adalıoğlu ile konuşmaya başlamadan; sözcükler ağzından çıkmadan gözyaşları dökülür yanaklarına. Ali onun yeryüzündeki güvencesi, övüncü. “Ali, Nasılsın?” ile başlayan ve değişmez soruları sessizce ağlayarak sıralayan Hulusi abinin yüzünü güldürür yeğeni Ali Adalıoğlu. “Dayı ne zaman Narlıkuyu’da balık yiyeceğiz?” dediği an Ali Adalıoğlu; Fıstıkçı Hulusi’nin yüzündeki derin hüznün, endişenin yerini gülümseme, sevinç ve umut alır. Konuşma bitince yeniden başlar sessizce ağlayışı Hulusi abinin: “Anam dizinde sallardı Ali’yi” der demez hem kendi hem de bizleri ağlatır Hulusi abi.
Çocukluğuna gider. 3-4 yaşında durmadan kendisine küfreden, aşağılayan, canını yüreğini acıtan babası yaşındaki komşusunu anımsar: “Ben körpe bir çocuğum. Neden böyle yapardı bilmem. Hiç aklımdan çıkmıyor. Anama, babama da diyemezdim…”
Sonra babasını anımsar. “Babam denizci. Bir Alman subayını İzmir’den İstanbul’a götürmeye görevli gemide asker. Çanakkale Boğazı’ndan geçmeleri gerekiyor. Bir İngiliz denizaltı 6 Osmanlı gemisini batırmış. Padişah “kim bu denizaltıyı batırırsa ona bin altın vereceğim” demiş. Babam günlerdir uykusuz. “Biraz uyuyacağım” demiş. Gözünü yumar yummaz uyandırmışlar. “Kalk, uyan Silifkeli! Denizaltı çıktı.” Babam, geçmiş topun başına. Denizaltının çevresi gemilerle kaplı. Denizaltı ile babam aynı anda ateşlemiş. Derken ikinci ateş. Alman subay gizlenmiş. Büyük bir patlama olmuş. Gemidekiler sevinçle bağırıyorlar “Silifkeli vurdu! Vurdu!” Babam İstanbul’a varınca vaat edilen parayı alıyor. Yufka yürekli babam aldığını ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor. Elinde kalan üç kuruş…”
Yurdun dört bir yanına; Almanya, İran, Rusya’ya fıstık götürüyor Fıstıkçı Hulusi. Kamyoncu bilge abimiz Zeki Dayıyla. Zeki Dayı kamyonunu parçalara ayırıp yeniden toplayan bir usta şoför. Kolçaklı kamyondan başlar, uzun yollarda, hayat üniversitesinin inişli çıkışlı yolculuğuna. Bizim yan yana olduğumuz tanıyamadığımız insanları o yollarda çözmüş.
Fıstıkçı Hulusi, Kamyoncu Zeki bir araya geldiğinde Binbirgece masalı gibi bitmiyor sohbetleri. Onların anlattığı masal gibi, geliyor birçok insana. Dünyaya ihraç edilen fıstığın yetiştiği tarlalar şimdi apartman tarlası. Fıstıkçı Hulusi, kamyoncu Zeki, Bakkal Servet, Kasap Oğuz, Kırtasiyeci Emin gibi insanların azalması ise yürek yarası…