Haziran geldi ya; aylardan haziran, mevsimlerden hazan artık şiir coğrafyasında! Bu garip ayda öyle çok ki kayıplar; haziranda, gerçekten ölmek zor dostlar.
Tam 9 şair, ne diyorum size? Tam 9 şair yitip gitti bu ayın içinde. Kimler mi o 9 şair?
56 yıl önce bugün, 2 Haziran 1970, Orhan Kemal…
Tam 21 yıl sonra aynı gün; 2 Haziran 1991, Ahmed Arif…
Günlerden Ahmed Arif ya; biraz Ahmed Arif konuşmalı, anmalı, hatırlamalı, hatırlatmalı. Ne dersiniz?
Ahmed Arif, 1940’ların ortasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Felsefe Bölümü’nde öğrencidir. Yok ki atadan, babadan; hem okur hem Ankara Telgraf’ta çalışır Ahmed Arif…
Dil Tarih’te Güzin Dino’nun da öğrencisidir. O yıllarda kendi sürgünlerinin Ankara dönemini yaşayan Abidin’iyle, Güzin’iyle Dino ailesinin yani…
Dilerseniz o günlere dönelim: Refik Durbaş’ın 1997 yılında Piya Kitaplığı’ndan çıkan “Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu” adlı kitabında şöyle bahseder o günler için:
“(…) Abidin Dino’nun evine giderdik. Çünkü Güzin Dino benim hocamdı, doçentimdi, Fransızca öğretmenimdi. Ben o evin oğluydum. O evin iki oğlu vardı. Biri Yaşar Kemal, biri ben. Yani ekmeğini yemişiz, öğrendiklerimizin pek çoğunu orada öğrenmişiz.
(…) Nusret Hoca, Nusret Hızır, benim çok yakınımdı. Arkadaşımdı, babamdı. Ve şiirden de anlardı. Meyhaneye giderdik. Şeker hastasıydı. Eşi Ayşe Abla peşimize düşerdi. Adamın aylığını elinden alırdı. Ama Nusret Hoca bu, ayda yılda bir olsun içmeden, sohbet etmeden olmuyor. Bana şiirlerimi okutur, gözlerinden böyle ipil ipil yaş dökülürdü. ‘Hocam özür dilerim’ derdim. ‘Deli misin oğlum’ derdi, ‘Benim duygu alemimi besliyorsun.’ Ben de ondan rica ederdim, Hocam aramızda kalsın bunlar diye…”
Bu ne mütevazılık Ahmed usta, bu ne insanlık? Küçüldükçe büyüyen bu ne gönül?
Ya "Otuz Üç Kurşun" şiiri... Duygusunu anlatmaya kelimelerin kifayetsiz kaldığı o “Otuz Üç Kurşun” şiiri ve hikâyesi…
Ahmed Arif, “Otuz Üç Kurşun” şiirini yazar fakat o sıralar yayınlamaz, yayınlayamaz. Sevdiği, çok güvendiği birkaç dostuna, birkaç arkadaşına okur. Yazılı bir şey de bırakmaz. Çünkü bilir ki; yazılı bir şey “delil” olur. Başa iş açabilir. Herkese de oku(ya)maz çünkü bilir ki istenmeyen kulaklara kadar gidebilir. Ama o kadar tedbire rağmen nasıl olursa olur ve “Otuz Üç Kurşun” şiiri polisin kulağına ulaşır. Vay sen misin bu şiiri yazan:
“Gayrı eşkiyaya
çıkar adımız;
kaçakçıya
soyguncuya
hayına…”
Polis bu, şiiri dinlemekle yetinse ya. Yetinmez… Gelirler ve Ahmed Arif’i götürürler. Ahmed Arif anlatır sonrasını:
“İşte bu ‘Otuz Üç Kurşun’ şiiri yüzünden geldiler, götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. ‘Oku’ dediler, okumadım. Hiçbir yerde tek satır çıkmış değil. ‘Oku’ dediler ya inat ettim, ‘Ölürüm okumam’ dedim. Ne hakkınız var. Küfür edip dayak attılar sabaha kadar…
Şimdi Atatürk Spor Salonu var ya; o zaman spor salonu yok, stadyum berilere kadar geliyor. Antrenman falan yapan çocuklar orada. Çevresi tellerle gerili. Dövdükten sonra o tellerden aşağıya attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye. Acıyıp oradan çıkarıyorlar. Bir taksi çağırıyorlar. ‘Paran var mı oğlum?’ diyorlar, ‘Var’ diyorum. Ve eve gelip bir hafta yattım. Kaldığım yer han gibi bir yer. 20-30 odası var. Ev sahibim ‘Mebus Hatçe’ derler bir kadıncağız. Çok hoş bir kadındı. Bana çorba getirdi, içemedim. Komşular arasında garsonlar, bıçkınlar, lumpenler var. Bir bu kadın acıdı bana, komşuları azarladı. Üniversitede okuduğum için seviyordu beni herhalde, koruyordu. Ancak bir haftada kendime gelebildim. Bir hafta sonra sokağa çıkabildim. Hiç kimseye de anlatmadım bu olayı. En yakın arkadaşlarıma bile…”
İşte o Ahmed Arif’i, 6 Haziran Cumartesi günü saat 14.00’de, Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV) Mersin Şubesi’nin Yenişehir yerleşkesinde anacağız. “Söz büyücüsü, dağların şairi” Ahmed Arif’i… Hem anlat anlat bitmez ki, kelimeler, cümleler yetmez ki, o insan yüreğine, şairliğine. Şiirler okuyacağız, şiirleriyle hatırlayıp hatırlatacağız dostlara. Hoş gelirsiniz, hoşluklar getirirsiniz.
*****
Gelelim haziran ayında kaybettiğimiz diğer şairlere:
“Şair” mi dedim yoksa sadece. Yok efendim! 3 Haziran 1963, o kara gün! O dünya ve Türk edebiyatındaki etkileriyle taşları yerinden oynatan, Nâzım; o, en büyük ozan…
4 Haziran 1933, Ahmet Haşim…
7 Haziran 1987, Cahit Zarifoğlu…
Aylardan haziran, mevsimlerden hazan dedik ya; hemen 6 gün sonra, 13 Haziran 1987, Cemil Meriç…
15 Haziran 1961, Peyami Safa…
20 Haziran 1989, Hasan İzzettin Dinamo…
Ve 27 Haziran 1980, Ahmet Muhip Dıranas…
Baha’nelere ne gerek! Ay içinde zamanı geldiğinde yine buradan anlatırız belki, anarız; hepsinin var bir hikâyesi. Hepsi birbirinden değerli, hepsi koca koca şair - şiir yürekli - kadirşinas…