Mustafa Kemal Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu (TDK), 12 Temmuz 1932 tarihinde kurduğunda; Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtararak millî kimliğin ve bağımsızlığın temel sütunu haline getirmeyi amaçlamıştı elbette. Millî kimlik ve bağımsızlık; Atatürk için bir milletin esaret altına girmeden, kendi kültür ve egemenliğiyle var olabilmesinin hayati şartı idi. Atatürk, bu iki kavramı “et ve tırnak” gibi birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görüyordu.
O dönem yazı dilinde kullanılan Arapça ve Farsça gibi yabancı kökenli kelimeler ile kuralları temizleyip, dili halkın konuştuğu doğal Türkçe ile bütünleştirmek istiyordu. En büyük amacı; Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmekti.
Bu, Atatürk’ün her hedefi gibi; stratejik ve millî bir hedefti. O’na göre millî kimliğin özü kültürdü ve yabancı kültürlerin boyunduruğuna giren bir toplum, siyasi olarak bağımsız kalsa bile köleleşmiş sayılırdı. Yine O’na göre, bağımsızlığın yegâne teminatı; egemenliğin tek bir kişiye veya zümreye değil, doğrudan doğruya Türk milletine ait olmasıydı. Atatürk’ün Türk dili ve tarihine verdiği önem; bireyleri “ümmet” bilincinden çıkarıp ortak bir ülkü etrafında birleştiren millî bir kimlik inşası içindi.
Millî kimlik inşası…
Bu 3 kelimeyi iyi kavramak gerekiyor.
Bir toplumu oluşturan bireylerin ortak bir aidiyet, tarih ve gelecek ideali etrafında birleşerek kendilerini tek bir "millet" olarak görmelerini sağlama süreci...
Dağınık toplulukları ortak bir kimlik çatısı altında bütünleştirmeyi amaçlayan süreç yani. Aslında hep devam eden bir süreç. Hep diri ve ayakta kalınması gereken…
Çok kültürlü toplumlarda millî kimlik inşasını sağlayabilmek için dil, farklı unsurları ortak bir çatı altında toplayan en güçlü bütünleştirici araç. Etnik, dini veya bölgesel farklılıklara sahip bireylerin tek bir millet hissetmesi, ancak ortak bir iletişim ve anlama zeminiyle mümkün.
Dil ile bağımsızlık arasındaki bağı, "Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri, dildir. ‘Türk milletindenim’ diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin Türk dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir" diyecek kadar önemser Mustafa Kemal Atatürk…
*****
Gelelim bugünkü yazımın konusunu belirlerken etkilendiğim duruma. Türkçeyi doğru kullanmak adına biz yazan ve okuyanların çokça başvurduğu sözlüklerin arasında gelgit yapacak kadar değişim gösteren “ünvan” kelimesine. Ya da “unvan” mı demeliydim? Ne diyeceğimi şaşırdım inanın.
Ben bir de bu durumu anlatırken “gelgit” mi dedim yoksa? Hadi, buyurun buradan yakın! “Gel git” değil miydi onun doğrusu? Her şey birbirine karıştı. Hem niye arkadaş “yan yana” ayrı yazılır da “apayrı” birleşik yazılır. Kafamda deli sorular…
Biz dönelim mevzumuza…
Türk Dil Kurumu’nun 20 Temmuz 2023 tarihinde yayımladığı Güncel Türkçe Sözlük'ün 12. baskısında, okunuşu veya günlük kullanımı yerleşmiş birçok kelimenin yazımında değişikliğe gidildi.
“Doğubeyazıt” kelimesi, “Doğubayazıt” oldu mesela bu değişiklikle. Kurum, karar gerekçesinde hem tarihsel kökene sadık kalındığını hem de yıllardır süregelen "sözlükte farklı, resmi tabelada farklı" olan çift başlılığı ortadan kaldırdığını açıkladı. Sanki, kelime “Doğubayazıt” olarak kullanılırken; “Doğubeyazıt”a çevirdiklerinde “tarihsel köken” meselesi de yoktu Kurum için, "sözlükte farklı, resmi tabelada farklı" olan çift başlılık da…
Amaaaan, zaten sen, ben, o, biz, siz, onlar; bu kadar kısıtlı kişi haricinde kimin umurunda? Neyse, bir türlü dönemedik ya; biz yine dönelim mevzumuza…
Daha “kayyum” kelimesini halkımızın tamamının kullandığını söylemedim bile, bigüzel “kayyım” yapılmış efendilerce…
İnanın dostlar halim yok. “Yeşilbiber” kelimesinin, “yeşil biber” olarak değiştirilmesi; “yeşilzeytin” kelimesinin “yeşil zeytin” olarak değiştirilmesi; hatta hatta “horon vurmak” eyleminin “horon tepmek” olarak ve “kümeden düşmek” eyleminin “küme düşmek” olarak değiştirilmesi hakkında söylenecek ve sorulacak öyle çok gün görmemiş sözcüğüm var ki. Ama dedim ya; bu sıcakta dermanım da yok kendimi yormaya, gerek de yok…
Ama sözlükler arası gelgit yaptıracak, adeta bir oradan bir buraya savuracak, birbiri arasında gidip gelen toplam 4 değişiklik ile bu konuda zirveyi kimseye kaptırmayan “ünvan” kelimesine var; gereğim de halim de mecalim de hatta hatta sebebim-sebeplerim de…
Ne diyorum size, 4 kere…
4 kere, bir “unvan” oldu kelime Türk Dil Kurumu kararıyla, bir “ünvan”.
İnanın ne diyeceğimi(zi) şaşırdık. Kelime, son karar olan 20 Temmuz 2023’teki Güncel Türkçe Sözlük'ün 12. baskısına göre, ünvan; “u” ile değil, iyi belleyin, “ü” ile yani…
Gerekçe merekçe; yine anlatıldı bir şeyler. Çene suyuna çorba…
Peki; bırakın yazı ve fikir üreten biz yazmayı severlerin yazdıkları metinlerde doğru kelimeyi kullanma hassasiyeti, çabası ve sevdasını; resmi yazışma yapan kamu personellerini de bırakın hadi; ya geçtiğimiz yıllarda ÖSYM sınavında konu ile ilgili soruya o anki verdiği cevabın yanlış olduğu için istediği okula giremeyen öğrencinin o anki yanlış cevabının şu an doğru kabullenilmesinin dayanılmaz hafifliğine…
Farkındaysanız, “dayanılmaz hafiflik” dedim durum için; sinkaf etmedim. Bilenler bilir; büyüklerimden gördüm, öyle de terbiyeliyim…
*****
TDK’nin bu kararları, popüler kültürde "Aaa, doğrusu buymuş," şaşkınlığıyla karşılansa da dil bilim çevrelerinde ve bağımsız dil derneklerinde ciddi eleştirilere maruz kaldı. Bu bir gerçek. E, gerçeği de söylemek gerek…
Dil, kütüphane raflarında donup kalmış kurallar bütünü değil elbet; halk için asıl sebep. Sokakta nefes alan, insanın ağzında şekillenen ve toplumla birlikte yürüyen canlı bir organizma. Bu yaşayan mekanizmayı düzenlemek, standartlaştırmak ve geleceğe taşımakla görevli olan Türk Dil Kurumu, zaman zaman imla kurallarında ve sözlüklerde radikal virajlar alıyor almasına da…
“Da”sına da bakarız sonra…
Dil bilimcilere göre bir resmi sözlüğün en büyük görevi dilde istikrarı ve ölçünleşmeyi (standartlaşmayı) sağlamak. "Unvan" kelimesinin etimolojik gerekçeyle "unvan" yapılıp, sonra halk öyle diyor diye tekrar "ünvan"a çevrilmesi; buna karşın "kayyum" kelimesinin halkın dilinde yerleşmiş olmasına rağmen tam tersi bir mantıkla etimolojik kökene dayandırılarak "kayyım" yapılması metodolojik bir tutarsızlık olarak görülüyor. Yani bir tarafta halk dili (galat-ı meşhur) esas alınırken, diğer tarafta köken bilimi (etimoloji) kıstas alınıyor. Peki, şeytan bunun neresinde?
İnanın konuştuğum, duyduğum Türkçe eğitimcileri; kuralların bu kadar sık ve ani değişmesinin eğitim sistemini felce uğrattığını savunuyor. Dil bilimciler, bu durumun TDK'nin bilimsel otoritesine ve TDK Sözlük portalının pedagojik güvenilirliğine zarar verdiğini belirtiyor.
Dil dostlar; dil, ne tamamen akademinin fildişi kulesine hapsedilebilir ne de tamamen sokağın anlık rüzgârlarına bırakılabilir. Dil o kadar büyük, o kadar önemli…
Dengenin nerede kurulacağını ise her zaman olduğu gibi zaman ve dildeki ısrar belirleyecek.
*****
Amaaan ben de. Bu kadar sorun varken uğraştığım şeylere bak; di mi ama…
Sen, ben, o, biz, siz, onlar zaten; bu kadar küçük kitlenin hepi-topu umurunda…
Şiir okuyana "Hayırdır kardişş, âşık mı oldun?", yazana "Yazık! Neler çekti kim bilir? Ne derdi vardı da şair neyin olmuş."
Hikâye okuyana "Okumaya ne hacet. Hayatımız hikâye be koçiss,", yazana "Bunun yanında konuşulmaz. Hikâyesini yazar. Allaaaan hikâyecisi. İşi gücü bıraktı, hikâye yazıyoo."
Roman okuyana "Geç bunları. Boş işler...", yazana "Hayâl dünyasında yaşıyoo. Aklı bi karış havada. Kafasından kim bilir neler yumurtluyoo?"
Felsefe okuyana "Filozof mu olcan başımıza?", yazana "Uçtu bu! Eskiden de bir tuhaftı ama şimdi iyice kafayı yedi. Koptu, başka dünyada yaşıyoo."
denilen yerde, diyen kişilerle yaşanılan ülkedir Türkiye...
“Yaşanılan” derken, nefes alıp vermek yani. Yok başka bir kastım...
Edebiyat ve sanat normallik değil. Bin yıllardır sürekli konuşulan evrende, farklı şeyler söyleyebilmek. Aynı kelimelere, farklı, apayrı anlamlar yükleyebilmek. O kulak memesi kıvamında oluşan anlamlara, bir tutam, alabildiğine, sihir üfeleyebilmek. Çene suyuna çorba, merhemli parmak uçları marifetiyle yazma…
Bu kadar kötüyken her şey ve kötüler kötülüklerini yapma konusunda bu kadar mâhirken, bu kadar tüketirken her şeyi çarçabuk, okuma; uzaklaşıp insanlardan, başka bir boyuta uzanma...
Tüm dostlarıma, “huzurla çekildiğim” köşemden en içten selamlarımla…