Sakarya Zaferi kazanılmış, Türk milletinin 1683 Viyana bozgunundan beri süren 238 yıllık geri çekilişi durmuştu. Bir millet böyle böyle ayağa dikiliyordu. Sakarya Zafer ki; Kurtuluş Savaşı'nın kaderini değiştiren en önemli dönüm noktası. Artık Yunan kuvvetleri savunmaya geçmiş, Türk ordusu taarruz inisiyatifini ele almıştı. Mustafa Kemal Atatürk'ün bu muharebede "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır" sözü ve taktiği de dünya harp tarihine geçmişti.
Zaferin ardından…
19 Eylül 1921, Pazartesi...
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 153 sayılı Kanun'la Mustafa Kemal Paşa'ya “Müşir” yani “Mareşal” rütbesini ve “Gazi” unvanını verdi. Böylece o gün, yalnızca bir komutana verilen iki büyük onurun tarihi olmadı; milletin, kendisi için savaşanlara duyduğu vefanın da tarihe yazıldığı gün oldu.
Mustafa Kemal Paşa ise tüm mütevazılığıyla bu büyük onuru kendisine ait görmemişti. Meclis'e teşekkür ederken, kazanılan başarının gerçek sahibinin ordu olduğunu vurguladı. 20 Eylül'de orduya yayımladığı bildiride de kendisine verilen rütbe ve unvanı, askerlerinin kahramanlığına ve fedakârlığına mal ederek taşıyacağını ifade etti.
Belki de bu yüzden “Gazi” sözcüğü, Mustafa Kemal'in adının önünde yalnızca bir unvan olarak kalmadı. Bir milletin hafızasında; cephede yaralananların, bedeninden bir parça bırakanların, gençliğini, sağlığını ve kimi zaman bütün hayatını vatan uğruna ortaya koyanların ortak adı oldu.
Gelin dilerseniz öncelikle 19 Eylül tarihine nasıl gelindi, ona bakalım:
Takvimler 13 Eylül 1921’i gösterdiğinde, Anadolu’nun kaderini değiştirecek büyük bir zafer kazanılmıştı. Sakarya Meydan Muharebesi, 22 gün 22 gece süren çetin bir mücadelenin ardından Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmış; Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyişi durdurulmuştu. Bu zafer, yalnızca bir savaşın kazanılması değildi; yokluk içindeki bir milletin bağımsızlık iradesinin dünyaya ilanıydı.
Ordunun başında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa vardı. Ancak bu zaferi yalnızca bir komutanın başarısı olarak görmek mümkün değildi. Çünkü cephede Mehmetçiğin kanı, Anadolu insanının fedakârlığı, annelerin duaları ve bir milletin bağımsızlık tutkusu vardı.
Zaferin ardından İsmet Paşa ile Fevzi Paşa, 15-16 Eylül 1921 tarihlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderdikleri önergeyle; Mustafa Kemal Paşa'ya Müşirlik (Mareşal) rütbesi ile Gazilik unvanı verilmesini teklif ettiler. Bu öneri; aralarında Celal Bayar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Refik Şevket İnce'nin de bulunduğu milletvekillerinin imzalarıyla Meclis gündemine taşındı.
Aradan yıllar geçti.
27 Haziran 2002 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu tarihî anlamı daha da genişleten 4768 sayılı Kanun'u kabul etti. Kanunun birinci maddesiyle 18 Mart “Şehitler Günü”, 19 Eylül ise “Gaziler Günü” olarak ilan edildi. Kanun, 3 Temmuz 2002'de Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi ve bu tarihten itibaren 19 Eylül, gazilerimizi anmak ve onlara duyulan minneti ifade etmek için her yıl kutlanan resmî bir gün haline geldi.
Burada oldukça anlamlı tarihsel bir halka da var dostlar. 19 Eylül 1921'de bir Gazi doğdu; 19 Eylül 2002'de o Gazi'nin adıyla bütün gazilerimizin günü ilan edildi.
Bir tarafta Sakarya'nın ateşinden geçmiş Gazi Mustafa Kemal... Diğer tarafta onunla aynı kaderi taşıyan, vatan için cepheye giden, yaralanan, acı çeken, hayatının bir parçasını bu topraklara bırakan binlerce gazi...
Ve aralarında görünmeyen, sadece yüreklerin buluştuğu bir bağ: Vatan…
19 Eylül 1921'de TBMM'nin Mustafa Kemal Paşa'ya verdiği “Gazi” unvanı, aslında yıllar sonra bütün gazilere uzanacak bir minnet cümlesinin ilk satırıydı. Bugün o cümlenin devamını hep birlikte yazıyoruz: Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve vatan uğruna fedakârlık yapan bütün gazilerimizi saygıyla, şükranla ve minnetle anıyoruz.